28 Haziran 2014 Cumartesi

24Saatlik- Bodrum'dan

Ve işte dönüyoruz. Dört gün kalmakla birlikte dört ay da kalsan asla doyamayacağımı bildiğim Bodrum maceramızın sonuna geldik. Beki çok melankolik gelecek ama çok sevdiğim şeylerle, yerlerle, kişilerle paylaşabildiğim anlar hep kısa süreli oldu. Bodrum'la da 21 aylık hasretimizi dört gün gibi bir sürede (hatta dört gece 3 gün) dindirdik. 
Bodrum'u neden bu kadar çok seviyorum bilmiyorum. Ne burada doğup büyüdüm ne de bu cennet yerin sokaklarında aşık oldum. Dünya ile tanıştıktan sonra ilk kez o minicik ayaklarım deniz ile burada tanıştığından mı yoksa ailem dağılmadan önce bir aile olarak son tatilimizi burada geçirdiğimiz için mi bilmiyorum neden 


Bodrum'u bu kadar sevdiğimi. Annem ile babam o dönem çok kavga ederlerdi. Zaten dediğim gibi beraber geçirdikleri son yaz tatiliydi. Ben buna rağmen, hüzünlü ve üzücü bir an hatırlamıyorum Bodrum'a dair. Ne zaman buraya gelsem kendimi evime gelmiş gibi hissediyorum. Ait olduğum yeri bulmuş gibi. Tüm sokaklarına, bembeyaz evlerine, karmakarışık yollarına aşık oluyorum. Her gelişimde..  Belki de bu yüzden Bodrum'a her ayak bastığımda aşkı, aşık olmayı, mutlu olmayı hiç düşünmüyorum. Çünkü zaten ben buradayken mutluluğu ve aşkı hissediyorum. Daha uçaktan veya otobüsten inmeden, pencereden beyaz evleri görmeye başladığım anda yüzümdeki gülümseme tarifsiz bir hal alıyor. Huzur doluyorum. 
Bodrum'un anlamı tahmin edebiliceğiniz gibi benim için de bembeyaz evleri. Hele bir de pencere pervazları maviye boyanmış bir ev görürsem değmeyin keyfime. Bütün tatilimi o pencereden dışarıya bakarak, kedileri severek, pembe ile mor arasında değişen renkleriyle güzel kokulu begonyaları seyrederek geçirebilirim. O zaman en panik atağım kalır ne de başka bir şeye ihtiyacım. Annem de olacak tabiki. Küçük sokak tezgahlarını gezerken her gördüğü şeye "ayyy İlayda şunun güzelliğine bak" tepkisini veren sevimli suratım olmadan Bodrum'un tadı mı çıkarmış hiç?! Annem, ben, kedilerimiz... Maviye boyanmış pencere pervazlarıyla küçük beyaz bir ev. Bir de begonyamızı uzattık mı terasa doğru, bu tablodan başka hiçbir şey bana bu kadar huzuru hissettiremez. 

21 Mart 2014 Cuma

My Way

İnsanlar, kendileri için özel ve önemli günlerin öncesinde ister istemez beklentilere giriyorlar. Bugün arkadaşımla yediğimiz yemekte konusu geçti biraz. 'Zorlu ve sıkıntılı bir dönem geçirdik. Yalnızdık. Acaba kim bunlara değer verip bir başarılar mesajı atıcak' diye sordu. Aslında bana sormadı. Kendi kendine sordu. Belki de bir mesaj motive edicekti onu. Sonra birbirimize olan bakışlarımızdan kendimiz için uygun cevabı seçip aldık. Aslında o dakikaya kadar bunu hiç düşünmemiştim. Gerçi bunu düşünücek pek zamanım da olmamıştı ama konusu açılınca benim de bir an aklımdan geçmedi değil. Acaba hayatımdaki kaç insan benim önem verdiğim bir şeye benim kadar önem veriyor diye. Akşam saatlerinde gelen bir telefon düşüncelerime biraz su serpti. Arayan eski erkek arkadaşımdı. Bir süre konuştuk. Hayatımın en boş muhabbetiydi ama bir şekilde iyi gelmişti. Belki de boşluğa ihtiyacım vardı ve bunu anlayabilicek, benimle ben söylemeden boş muhabbet yapabilecek ender insanlardan biriydi. Bunu belki biliyordu belki bilmiyordu, bilmiyorum. Sağolsun. Düşünüp ilk arayan o oldu. 'Sınavda başarılar' temalı telefon konuşmamızın ardından bir süre yatağıma oturup düşündüm. Bizim garip bir ilişkimiz olmuştu. İyi anlamda garip. Birbirimizi çok iyi anlar ama anladığımızı sözlerle asla birbirimize belli etmezdik. Bu yüzden birimizin hayatında ters giden bir şey oldu mu farklı yollarla destek olurduk birbirimize. Birlikte olduğumuz 4 aylık süre zarfı içinde bir kere bile birbirimizi sevdiğimizi söylemedik. Ama ben, beni sevdiğini gecenin bir yarası arayıp 'uykun gelmiş, onun için şarkı söylemen lazım, ondan aradım' demesinden anlardım. İşte ben bunları düşündükten sonra 'vay be nereye gelmişiz' dedim. Onunlayken ilişkimizin bir gün biticeğini bilir fakat hiç inanmak istemezdim. Onun için çok üzüldüğüm çok yıprandığım zamanlar oldu. Şimdiyse insan düşününce 'boş muhabbete ihtiyacım varmış, sağolsun düşünüp aradı' statüsüne düştüğünü görünce o insanın, kim aynı statüde ömrüm boyunca kalabilecek, diye düşünmeden edemiyor. Gençlik güzel. Böyle anılarda güzel ama insan anılarının çoğunluğunu düşünürken aklına hep aynı kişi gelsin isteyebiliyor bazen. Yani insan ne zaman gerçi aşkı bulucağını merak ediyor. Böyle zamanlarda annemi düşünürüm. Güzeller güzeli annemi. 18 yaşında beline kadar uzun kızıl saçlı, yeşil gözlü, bembeyaz tenli annemi düşünürüm. Bana hiç benzemeyen, benim ona hiç benzemediğim annemi. Acaba derim kendi kendime, acaba annem kendisine aşık olan onca adamdan biriyle herhangi biriyle evlenseydi neler olurdu diye. Öncellikle Tanrı'm sana binlerce kez teşekkür etmeliyim. Teşekkür ediyorum Tanrı'm bana yaşama hakkı verdiğin için ve annem benim annem olduğu için. Kendisine benzemeyen, aşık olduğu adam sebebiyle kara kaş kara göz doğan bu güzel bedene ve içimde sahip olduğum bu küçücük vücuduma sığmayan ruhuma yaşama şansı verdiğin için.
Annemle bazen oturup konuşuyoruz. Anlatıyor. Eskiden de oturup konuşuyorduk tabi. Ama o zamanlar böyle anlatmazdı. Büyüdüğümü inandı. Büyüdüğüme güvendi. Onu anlamadığımı anladı sanırım. Dertleşiyoruz artık. 
Annem bir önceki paragrafta da belirttiğim gibi yeşil gözlü, beyaz tenli, beline kadar kızıl saçları olan, etine dolgun, sarı çoban gömleğini çok seven bir genç kızmış. Annemdeki ilginçliği, aykırılığı önceden de çözmüştüm ama daha 18 yaşında böyle bir ruha sahip olduğunu tahmin etmezdim. Ama ruhlarımıza doğuştan sahip oluyoruz değil mi? Her neyse.. 18 yaşında Çorlu'da oturan küçük köylü kızı tek başına idealleri uğruna kalkmış gelmiş İstanbullara. Konservatuar sınavlarına girmiş ve kazanmış tabiki. Ruhu çekmiş sanki onu bu ilginç şehre. En çok Taksim'i sevmiş, en çok Beşiktaş'ta çayını yudumlamış. Kısa sürede bu karmaşık kente alışmış. 
Bir gün konuşurken annemle birini anlatıyor bana. Aralarında çok yaş farkı olmayan o yüzden de ilk gördüğünde öğrenci sandığı Batı Müziği hocasını. Annem hışımla girmiş o sabah okula. Alelacele sınıfını bulmaya çalışırken karşısına çıkmış genç yakışıklı hocamız. Annem kağıdı çocuğun suratının önünde sallayarak sınıfını sormuş ve cevabı alır almaz koşmuş sınıfa. Sonra derste hoca ve öğrenci olarak karşı karşıya gelince çok şaşırmış ve bir hayli de utanmış. Annemin anlattığına göre yakışıklı Batı Müziği hocamız annemin suratının önünde kağıt sallamasına aşık olmuş ve 4 sene boyunca hiç vazgeçmemiş. Önüne ev, araba,yazlık anahtarları koymalar, gizlice annemin babasına gidip annemi istemeler, zorla arabaya bindirip kaçırmalar, süprizler, çiçekler, şiirler bir erkeğin bir kadın için yapabileceği her şeyi yapmış ama olmamış maalesef. Hatta annem der ki, bir ara onu dersten kalmakla bile tehdit etmiş. Hikayeyi okununca ilginç geliyor tabi ve 'ne salakmışsın anne ya' diyorsun. Ama sonra aynı yere koyunca kendini aşk olmadan kendinin de etkilenmeyeceğini anlıyorsun. 'Peki anne neden bir şans bile vermedin?' dediğimde, 'aman kızım elleri küçük erkek mi olur, diyip güler bana. Ve bir de ekler, 'elleri küçük ama 3 yaşında başlamış piyona çalmaya, bir gün beni amfiye çağırmıştı ve ben de bir umut peşimi bırakır diye gitmiştim. Sınıfta ders varmış. Aniden içeri girince neye uğradığımı şaşırmıştım. Bir şarkıyı çalmaya başladı ve arından mırıldanmaya. My Way.. Hayatım boyunca onun o piyano başındaki halini unutamayacağım..
Tam bu olayların olduğu sıralarda bir yaz günü iki arkadaşları vasıtasıyla annemle babam tanışmışlar. Annem bunu her anlattığında gözlerinde aynı pırıltı, 'Merhaba ben Kenan demişti ve ben o an aşık olmuştum babana.' Babam annemden 5 yaş büyük ve o zamanlar Harp Okulu'nu yeni bitirmiş yakışıklı bir teymen. Esmer, simsiyah saçlı, kapkara gözlü(bence çok çirkin anneme göre dünyanın 8.harikası) uzun boylu bir delikanlı. Babamın ev arkadaşıyla(Peltev amca) annemin yurttaki oda arkadaşı(Olgun teyze) flört ettikleri için annem ile babam da devamlı diaolog halindelermiş. Olgun teyze kaçıp Peltev amcayı görmeye babamlara gidince annem de fırsatı değerlendirip takılıyormuş Olgun teyzenin peşine. Bir keresinde anlatıyor annem kahkahalarla, babam yakışıklı olduğu kadar da çapkın bir adammış ve o aralar babama takılan bir kız varmış adı da Neslihan. 'Hiç unutmam o kızı' diyor annem, 'Nasıl dövmedim hala hayret ediyorum kendime.' Annemler ne zaman bir yerde bir şekilde birlikte olsalar bu kız hooop oraya damlıyormuş. Hatta işi ilerlemiş annemler evde toplandıkları zamanlar eve falan geliyormuş. İşte böyle bir gün babam arka odadayken çalmış kapı. Annem de o sırada salonda oturuyormuş. Durumu fark edince koşmuş açmış kapıyı ve tabi ki gelen Neslihan. Kız, 'Kenan'a bakmıştım' diye sorunca annem yapıştırmış lafı, 'Kenan benimle canım' ve şak diye kapatmış kızın yüzüne kapıyı(Helal bee kimin annesi!). O günden sonra ne gelen olmuş ne giden. Bir gün oturuyoruz Olgun teyzeyle ikimiz, annem içerde. Fısır fısır anlatıyor Olgun teyze. 'Annen baban için az yalanlar söylemedi anneannenle dedene. Bir yaz, bizim yazlığa gidicez diyip Kenanlarla Kuşadası'na gittik. Sen böyle göründüğüne bakma annenin. Kahkahalarla gülüyoruz. Bu anıları öğrenmek, gözünde canlandırmak çok güzel ama evlilik konusunu hiç açmam anneme. Bir şekilde üzüldüğünü düşünürüm. Yine böyle gençlik yıllarından konuşurken annem bir anda hiç beklemediğim bir şey söyledi. 'Ben babana aşık olmuştum kızım, ama baban bana aşık olmamıştı. Ona öyle gelmişti. O beni çok sevdi evet ama daha çok ona olan aşkımı çok sevdi' ve sustuk. Bir süre. O cümleden sonra ayıldım. Yeşil gözlü pamuk kız yavaş yavaş yerini kızıl kısa saçlı güzel bir anneye bıraktı. Böyle hüzünlü zamanlarda ne tepki vericeğimi bilemem ben genelde. Ama içimden sarıldım anneme. Sımsıkı sarıldım. Ah annem dedim. Sen sana çok aşık olunmayı hak etmişsin. Keşke başka bir şekilde olsaydı. Keşke sana çok aşık olan biriyle olsaydın. Öyle biri yok ama ben varım dedim. Ben sana aşığım annem. Sonra bütün gece eğer annem Varol'u seçseydi onu nasıl bir hayat beklerdi diye düşündüm. Belki şu an an büyük hayali olan küçük bir sahil kasabasında ona çok aşık olan kocası ve çocuklarıyla çok mutlu olurdu. Belki de olmazdı. Bilmiyorum. Merak ediyorum ve bazen düşünüyorum. Acaba ben nasıl olucam? Acaba benim nasıl bir hayatım olucak? Ve acaba ben bundan 24 yıl sonra çocuklarıma nasıl bir hikaya anlatıcam diye düşünüyorum. Ve bekliyorum. 

Annem geçen sene konservatura döndü. İlk aradığı kişi Varol abi oldu. Varol abi 5 sene önce kalp krizinden ölmüş. Bir oğlu varmış. Annemin hatırladığı son cümlesi ise, 'hayatımda kimseyi senin kadar sevmeyeceğim, hiç kimseyi' olmuş. Varol abi o aşk dolu kalbiyle 5 yıl önce ayrılmış aramızdan.. Annemse kalbinde kırıklıklarla benimle beraber.

26 Şubat 2014 Çarşamba

Beni biraz anlasana

Herkes zaman zaman bir şeyler yaşar. Kötü şeyler. Can sıkıcı şeyler. İç bunaltıcı şeyler. Bazen yaşamasına da gerek olmaz. Sabah uyanır ve sıkıntılıdır. Ya da belki çok güzel bir gün yaşamasına rağmen gece sıkıntıyla uyur. Bazen bir şeyler hep üst üste gelir. Çoğu zamanda öyle olur. İnsanın hem sabrı hem canı sınanır sanki. Öyle zamanlarda telefona sarılıp birini arama ihtiyacı duyarsın. Bazen arabaya atlayıp onun yanına gidersin. Seni anlayan birininin yanına. Anlamak. Ne kadar zor bir eylem. Birini anlamak 'Anlıyorum' kelimesinden daha çok şey gerektirir. Anlıyorum demen yetmez. Anladığını göstermen, hissettirmen gerekir. Zaten anlıyosan, anladım demek yerine başka şeyler söylersin. Bir de 'seni gerçekten anlamaya çalışıyorum'cular var. Birini ya anlıyorsundur ya anlamıyorsundur. Bunun çalışması, pratiği, dersi, kitabı olmaz. O yüzden anlamak büyük meziyet. Anlaşılmak da öyle. İlişkide en önemli şeylerin başında geliyor bence bu. Sevgi bir yere kadar. Anlamadığın ya da derdini anlatamadığın bir insanı tam olarak sevemezsin. Ya da belki de seversin ama her şeyin olamaz bana öyle geliyor. Çünkü iki insan her şeyden önce birbirini anlıyorsa eğer ne olursa olsun anlaşabilicekleri ve ne olursa olsun her şeyi aşabileceleri anlamına gelir bu. Anlaşıldıkça sevgi artar. Paylaşım artar. İlişki, gerçekten ilişki olur. O yüzden beni sevme ya da benim için fedakarlık yapma. Her şeyden önce beni anla. Korkularımı, kırıklıklarımı, takıntılarımı anla. Beni anla ki kendimi açabileyim sana. Anla ki her şeyde ilk aklıma gelen sen ol. Anla ki her anımda yanımda olan sen ol. Anla ki her şeyim ol. Dostum arkadaşım sevgilim erkeğim ol. Beni biraz anlar mısınız ? 

8 Şubat 2014 Cumartesi

M'artıya Mektuplar

Büyüyeceksin çocuk. Hem de daha çok büyüyeceksin. Hayat senin karşına hiç beklemediğin kötülükler, hiç ummadığın zamanlarda güzellikler çıkaracak. (Gecenin bir körü aniden blog'unu bulan inatçı bir kız gibi) 
İyi misin ? İyi olman gerekiyor. Milena'nın yanında olman gerekiyor. Fındıklarını tek tek sevip gölgesinde uyuya kalman gerekiyor. Büyüyeceksin çocuk. Sıkıntıyla serin bir sonbahar akşamı sahilde yürürken sarışın bembeyaz tenli prenses gibi bir kız çıkacak karşına. Aşık olacaksın ve yeni bir sayfa açacaksın 'Papatyam' diye. Tüm gücünle "evet" diye bağırırken sen, onun saçlarında papatyalar olacak. Bir kızın olacak sonraları. Sürekli yanaklarını ısırmak isteyeceksin. Masal anlattırmadan bırakmayacak seni. Küçük kollarıyla bedenini sarmadan uyumak istemeyecek. Tanıdık geldi mi ? Gelmesin. Ayaklandığı andan itibaren hep fındık ağacının altında zaman geçirecek. Bazı sıcak yaz günleri altında beraber uzanacaksınız. Sen de ona Milena'yı anlatmaya başlayacaksın "Yine de beni memnun eden bir şey var: siz rahat uyumuşsunuz.." Beni değil. Milena'yı. Fındık kurdu ayaklanmadan, beni unutmadan bordo bir kurdele bağla fındık ağacımıza. Geldiğimde tanıyabilmem için küçük zarif bordo bir kurdele. Bir parçam kalsın sende kurdele kadar küçük bir parçam. Beni unutmayacağını biliyorum. Benim seni unutmayacağımı bil diye.

31 Ocak 2014 Cuma

Yeni bir gün, 2 saat 9 dakika daha kirlendi

Gece 12yi geçince, saatler, temizlenmişçesine 00.00'dan ileri doğru tekrar akmaya başlayınca insanın aşktan, hayal kırıklıklarından belki o günkü mutluluklarından başka bir şey düşünesi ya da yazası gelmiyor. Tabi saat 12 kuralı sadece biz aşık olmayan zavallı insanlar için geçerli. Aşık olan için saat 04.00 de, 16.00 da konularını 'onun' üstüne yığdıkları saatler olabilir. Belki saat 04.00 bunun için uygun bir saat olmayabilir. Tüm gün düşünürsen birini saat 03.59 da uyuya kalkış olabilirsin. Ama rüyanda da onu düşünmez misin zaten ? Onu rüyalardan daha güzel düşünebileceğin bir an olabilir mi ? Olabilir tabi. Belki Kadıköy-Beşiktaş vapuru olabilir. Belki de kalabalıktan kendini bile göremediğin İstiklal sokakları. Kendini göremezsin ama onu mutlaka görürsün öyle değil mi ? Belki krem rengi boğazlı bir kazakta görürsün, belki de masmavi bir taşta. Ama görürsün öyle değil mi ? Mutlaka görürsün. Görmezsen de ararsın. Bilirsin bulacağını. Bazen bulamazsın ama ararsın. Belki bulamazsın. Bilmiyorum. Ben bulabilir miyim. Seni diyorum, bulabilir miyim yere düşmüş mavi yontulmamış bir taşta ? Ya da çok pahalı bir mağazanın vitrinini süsleyen bir kazakta bulabilir miyim seni ? Ya şu ara sokakta, kartonun üstünde uyuyan çocuğun huzurlu suratında olabilir misin ? O surat odamın o loş ışında gördüğüm, öptüğüm surat olabilir mi ? Bu oyun çok uzamadı mı ? Hava beni tek bırakmaya kıyamayacağın kadar soğumadı mı ? Kaç gece daha soğuktan hissettmemeliyim ayaklarımı ? Ve kaç gece daha üşümekten kıpkırmızı olan burnumu öpmekten mahrum bırakıcaksın ? Biliyorsun hiç sevmezdim bunu. Senin sevdiğin bir çok şey gibi. Buralarda mısın ? Vakit yok.. Son vapur saat 23.59 da kalkıyor.

22 Ocak 2014 Çarşamba

Nereye kadar seveceksin ?

Aşk bana göre filmlerdeki gibi olmalı. Birbirini o ilk gördüğün an şimşekler çakmalı. Birbirini deli gibi yiyebilmeli ama terk edememelisin. Seni yapılı saçlar ve full makyajla da çorabın üstüne giydiğin yeşil çetiklerinle de sevebilmeli. Beklentiler uymayabilir bazen. Ama seversen zaten beklentilerini bir şekilde uyuşturabilirsin. Çoğunlukla hayalini bunlar üstüne kurarsın. Belki filmlerden dolayı. Belki filmler böyle olmasaydı da hayallerin bunun üstüne kurulu olurdu, bilinmez. Ne olursa olsun benim kafamda hep bu tarz sahneler gezer durur. Çoğu zaman düşündüğümde bu tür hikayelerin beni en çok etkileyen yanı birbirilerini ne kadar çok sevdikleri değil, birbirilerini ne olursa olsun ne kadar uzun süre sevebilmeleridir. O yüzden hayallerimde daha çok zaman kavramı üzerine kurulu olur.
Hayatına girmeye başlayan birini yavaş yavaş kafanda her sahnede oynatmaya başlarsın. Bazen yemek yediğiniz o an kadehi kaldırış tarzı uymaz hikayene bazense hiç umduğun gibi sarılmaz sana. Bundan dolayı da insanların hayatında kalma süreleri giren insan sayısıyla doğru orantılı olarak kısalmaya başlar. Çünkü artık kriterlerin iyice belirginleşir, ne istediğini daha doğrusu ne beklediğini bilir hale gelirsin. 
Bazen biriyle tanışıyorsun ve kafandaki bütün sahnelere uyuyor. Uymasa da bir şekilde sahneyi o adama uyduruyorsun. Yavaş yavaş heyecan müzikle birlikte kalbine girmeye başlıyor. Özelliklerini düşündüğün zaman aslında bu adamları sahnelere bu kadar uydurtan şey hayatına hiç planlamadığın sahneler katabilmeleri. O yüzden kafandaki detaylara uyup uymadığını o karambolde çok fazla takılamıyorsun. İlk zamanlar her şey güzel. Sonrasında daha güzel çünkü iş paylaşımlar arttıkça sevgiye dönüşür. Ama ilişki son halini alınca asıl sıkıntı orda başlıyor. Çünkü o zaman dönüşebilecek pek bir şey kalmıyor. Onun kendine özüne dönmesi dışında. Onun kendi özüne dönmesini izledikçe kafandaki sahneler tek kişilik bir gösteriye dönüşüyor. Sahnelerde o da var aslında ama bir figüran gibi. Daha da kötüsü senin yönlendirdiğin bir oyuncu gibi . Ve sen onun seni nereye kadar seviceğini düşünmeye başlıyorsun. Önceleri seni çok sevmesini istediğin adam şimdi seni hep sevsin istiyorsun. Hatta en acısı da budur ki sevmese de hep kalsın istiyorsun. Çünkü hikayende o vardı. Çünkü kafandaki hikayeye uyan başka biri olamaz. Başka kimseyle bu kadar didişip hayatından çıkamaz. Öyle sanıyorsun. Ee ama adam gidiyor, görmüyor musun? Gidiş tarihini erteleyerek kendini hazırlamaya mı çalışıyorsun? Peki bunu hangi filmde gördün? Kendini hangi vedaya hazırlayabilirsin? Ve buna nasıl bir sahne uydurabilirsin? Kendini kandırıyorsun. Yapma. O sandığın şeylerin hiçbiri öyle değil aslında. Hatırlasana, kafandaki en önemli sahneyi! Hani çok sevmeleri değil hep sevmeleriydi seni bu kadar etkileyen ? Nasıl oldu da sahneni hep sevemeyeceğini gördüğün bir adam için bu kadar farklı bir hale sokabildin ? Bırak gitsin, gerçek oyuncular son sahnede mutlaka gösterirler kendilerini.

31 Aralık 2013 Salı

Eski Yıl Yazısı

Her yeni güne "Acaba bugün ne olacak ?"  diyerek uyandığımız lanet bir yılın son 5 saat 40 dakikasının içerisindeyiz. 
Geçen yılbaşına dönüp baktığım zaman aslında ne kadar çok şeyin değiştiğini ve ne kadar çok değiştiğimi düşünüyorum.
Ne direndik be.
Sadece fiziksel olarak değil içimizde de çok direndik.
Ve kazandık bence. Daha da çok kazanacağız inanıyorum.
Yazı kısa olsun istiyorum çünkü uzarsa eğer hep kaybedilenler yazılacak buraya.
Gerek yok.
Ben bu yıl her şeyin geçebileceğini öğrendim. Aslında üzüntüden çarpalandığımız, hırpalandığımız şeyler bir süre sonra geçiyor öyle değil mi. Üzüldüklerini düşünsene. Kaç tanesi için hala üzülüyorsun. Ya da üzüldüğün insanları düşün ? Onlarsız da yapabiliyorsun değil mi ? O zaman sakin ol ve geçmesini bekle. Çünkü biliyorsun ki geçecek.
Bu yıl bana aynı zamanda da aileden ve ölümden başka hiçbir şeyin önemli olmadığını öğretti. O canını sıktığın şeyler var ya hepsinin çözümü var. O üzüldüğün insanlar var ya hepsinin yerine biri konur. 
Ve son olarak da şükretmeyi öğretti bana bu yıl hayat.
Şükürler olsun ki ailem yanımda.
Şükürler olsun ki sağlıklıyım.
Yürüyebiliyorum, konuşabiliyorum, yaşayabiliyorum.
Ve şükürler olsun ki dostlarım var. Doğru dostlarım var. Ne olursa olsun yanımda olan. Çisil, Çisil, Merve, Berkay ve Burak. Bu insanlar iyi ki varlar. Ve umarım hep olurlar. Her daim her yıl.